Cumartesi, Kasım 21, 2009

PREEMPTIVE STRIKE IS TERRORISM and the oscar goes to humanitas

Abd nin 2. dünya savaşında da kullandığı bir strateji (herhangi bir etik aranamaz tabi, adamlar almanyayı halı bombardıman'a tuttu ultimatomsuz sivil sit alanlarını, bir atom bombası bile bir vurusta 200.000 insan katledemezdi, orada bir nesil yok oldu), vuruyor, çingene gibi arsızca , ve kaçak güreşiyor. açık savaş diye bir şey yok artık bu çağda, sanki savaşlar sportmence olabilirmiş gibi davranmaya bile çalışmıyorlar, bu stratejinin başarısının sırrı bu. Dünya delilerin oyun bahçesi artık.


analojiyi de nasil kuracagım pek aşikar: evimin sınırları dışında bir territory kapsamındayken, insanlar birbirleriyle konusup cok fazla spekülasyon yapiyorlar, vurkaç. Ancak gevrek gevrek sırıtıp acimadi ki acimadi ki diyebilen birileri kapı duvar olabilir bunlara. Başını öne eğip işine gücüne bakan her zaman mağdurdur. Sıcak savaş alanında kimseyi öldürmeden ahlaklı bir yaşam sürmek ve kuzu kuzu haşlanmış yumurtanı yemek ne kadar fantastischen ise, kedimin pençeleri de o oranda pedikürlüdür. iradesiz insanlar, bu da bir gercek. “Muhalife muhalif olma, kendi fikrini üret” yazıyordu bir helanın kapısında, umarım birilerinin içindeki dışkı oranının düşmesine ek olarak ufak bir iki kıpırdamaya sebep olmuştur necip tuvalet ahalisinde. Zaten bu sebeple siyaset diye birsey var "bir bok yediniz, primitifsiniz bari bunu bir düzene koyalim."yani kisaca felsefenin f'sinden biraz çakan politikanin p'siyle cok da ilgilenmez bence.

eskisi gibi diriltmiyor güneş ve aynı duyguları hissetmiyorum yeşilliğe karşı. sosyal beceriksizlik, mutfak ve dolaplarıyla da iletişememe haline kadar uzanıyor. hayatımız siyah beyaz, rötuşlanmış fotograf karelerine basılı da birşeyler yaşarken aslında onlara bakıp kendimizi kandırıyor gibiyiz. End of line.

Cumartesi, Eylül 27, 2008

yan bakan hem deli bakar hem yan, yandakinin delirmemesi mümkün mü?








Pamukçuktan açıp kaparken dayanılmaz acılar çektiği ağzından ilk dökülenlerin ardından salonda büyük bir sessizlik oldu.

Parmakların masaların altında uçlarındaki negatif elektrikten kurtulmak için deli gibi birbirine çaptığı bu dakikalardan sonra en sonunda iri yarı şişman gözlüklü bir adamcagız, telaşla karışık bir genginlikle herkesin sormaya yeltenip dehıncını parmaklarından aldığı soruyu sorabildi:


- Bir adim daha gerilersek ne kaybederiz?

Asla beklenmeyecek bir soru değildi, kalabalığın içindeki keten elbiseli dul kadından sandaletli ve şortlu genç çocuğa kadar herkes merakla ilk kimin soracağını merak ediyordu bu soruyu esasen. zaman meselesi, evren meselesi...

Cumartesi, Aralık 22, 2007

Ne kahraman, ne cesur, ne güzeldiniz.

Ne kahraman, ne cesur, ne güzeldiniz. Insanlara okuyabilecekleri kodlar sunmaktan vazgeçip, yalnız kalmak pahasına anlaşılmamayı seçtiniz. Öyle bir dünyadaydık. Ama işte o insanlar anlamamanın erdemini biliyordu. Bu sayede onlar hep kol mesafenizde oldular.

Vazgeçtik. . Içimizde ne olup bittiğini kendimize bile açıklamak zorken, başka türlüsü nasıl olacaktı ki… Sadece kendimize değil, başkalarına zarar verme fikri, bir poker oyuncusu için bile alınması güç bir riskti ve vazgeçtik.


-Varlığına asla inanmadığınız ama başınıza gelmiş bir tutkudan vazgeçtiniz. Çünkü nasıl olsa…

…nasıl olsa dünya tersine dönse bile evren eğililip bükülüp bir şekilde istediğimiz şeyi elimize alabileceğimiz fırsatlar yaratacaktı veya o görevi o ya da bu şekilde yerine getirecekti. Yani zamanlaması yanlış herşeyi erteleyebilirdik. Tüm bunları kurarken, başımıza geliverebilecek her şeyle başa çıkabilecek olduğumuz varsayımıyla hareket etmek zorundaydık.

Sevdiğimiz insanı yarı yolda bırakmaktan çekinmedik, çünkü o –bize bu fikri kim verdi bilmiyorum- herşeyi bilirdi mutlaka. Bunu da bilirdi.

Siz.

Her seye ragmen kutlamalardan, seremonilerden vazgecmediniz. Tüm trajediler kutlanacak ve kucaklanacak şakalardı sanki. Peki onları üzerinize kondurulabilir yapan ne oldu seneler sonra? Belli bir yüze bakmak ya da bir koku duymak mı? Hiç inandırıcı değil. Bunların hiçbiri sizi aslında bir trajedi yaşadığınıza inandırmamalı.

O zaman da inandırıcı olmayan ama nispeten iyimser taraflarının önünde saygıyla eğilerek not ediyordunuz bu tuhaf şakanın detaylarını kafanıza. Karabasan gibi çökeceğini bildiğiniz diğer anı parçalarına karşı önlem alır gibi, ve yaşamın geri kalanı hakkında karar alabileceğinizi sanacak kadar safça. Saatlerce, gecelerce ve upuzun dakikalarca ağlamaya direnmek nasıl da tatmin etmişti sizi. Herşeyi tekrar hatırlatacak o kokuyu unutmayı seçtiniz. Ne kahraman, ne cesur , ne güzeldiniz. Aferin size.

Zaman istemiştiniz ya hani, alın size sonsuz zaman. Ama biliyorum ki bu fedakarlık sandığınız şeyin ödülü değil. Fedakarlık dediğiniz şey, sizi açlıkla sınayacak bir cevap verdi: Hayat boyu acıkacaksınız. Ama üzülmeyin, üzerine düşünecek sonsuz zamanınız var.

Oysa siz ne kahraman, ne güzel, ne cesurdunuz. Çıkardığınız sesler hep bir anlam teşkil eder, elleriniz dokunduğu yeri canlandırırdı. O geceden dokunduklarınıza aylarca sürecek bir keder kaldı. Sonra geçip gidecek, bir şakaya dönüşecekti. Gecelere geri dönmek ise gaybın yüzüne bakmaktı. Belki gaybı taşıdığınızı bilmiyordunuz bile gözlerinizde, belki marksist ideolojide kalkınmaktan öte bir kaygınız yoktu. Sizi üstünkörü tanıyan birinden işitilebilecek şeylerdi bunlar, sizi üstünkörü bilen biri söylüyor çünkü bunları.

Güzel bir adamı üzmekten daha beter bir suç varsa o da güzel başka bir adamı daha üzmektir. Size müstehak olan da, şu an içinde olduğunuz hazımsızlıktır.

Işin aslı

Ne kahraman, ne cesur, ne de güzeldiniz.

Perşembe, Kasım 22, 2007

objet petit a


Bir arkadaşlığın yaratabileceği ve yaşatabileceği vefa, huzur, suçluluk, kızgınlık gibi kalenizin çekirdek duygularını uyaran bir varoluşu vardı. Yan anlamların kirletmediği ama yine de nüktedan iletişim şekilleriyle yanınıza yaklaşıp Hayyam hedonizminin koyvermemiş varyantını sunuyordu sizlere. Öyle ki, bu samimi oluşun içinde daha kendine daha yakın kılmadıklarına karşı bir mütecaviz hissetme durumu vardı, çünkü gösterdiği şeyleri seçemiyor, başka biri haline gelemiyordu. Katmanlarını yok etmiş, geriye birkaç hobi, zevkle kapladığı hala çok kırılgan kendisinden başka gösterebilecegi başka bir “o” yoktu. Her an bir tehlike idi. Göz önünde olmaktan bu kadar zevk aldığı halde bundan nefret de ediyordu işte tam bu yüzden.

“Fedakarlığın değeri tam da anlamsızlığındadır, gerçek fedakarlık kendi kendisinin amacıdır.”